Buenos Aires’te bir akşam Palermo’nun arka sokaklarındaki küçük bir tanguería’da yükselen bandoneon sesi, bu müziğin taşıdığı hüznün kaynağını düşündürüyor. Bir fincan siyah kahve eşliğinde dinlenen her nota, sanki yüzyıllar süren bir yolculuğun, acıların, göçlerin ve tutkuların izini taşıyor. Arjantin’in tarihi de tıpkı tango gibi, içinde farklı kültürlerin, farklı hafızaların ve farklı duyguların katman katman biriktiği bir hikâye sunuyor. Avrupa’nın valsi, Afrika’nın ritmi ve yerli halkların toprağa bağlı ezgileri, bu ülkenin ruhunda iç içe geçmiş halde yaşamayı sürdürüyor.
Peki bu büyüleyici ülkenin hikâyesi tam olarak nerede başlıyor ve onu bugünkü haline getiren olaylar nasıl şekilleniyor? Bu soru, Arjantin’i yalnızca bugünüyle değil, geçmişin derin izleriyle birlikte anlamayı gerektiriyor. Çünkü bu toprakların hikâyesi, tek bir döneme ya da tek bir kimliğe sığmayacak kadar zengin ve çok katmanlı ilerliyor. Arjantin’in derinliklerine doğru çıkılan bu yolculukta, ülkenin bugünkü karakterini oluşturan tarihsel kırılmalar ve kültürel birleşmeler daha net görülüyor.
İLK İZLER VE SÖMÜRGE DÖNEMİ
Arjantin’in tarihi, İspanyolların ayak basmasından çok daha önce başlıyor. Bugünkü Arjantin topraklarında, İnka İmparatorluğu’nun kuzeybatıdaki etkisinden, Pampalar’da yaşayan göçebe avcı-toplayıcılara kadar pek çok farklı kültür vardı. Diaguita, Guaraní ve Mapuche gibi halklar, kendilerine özgü dilleri ve gelenekleriyle bu geniş coğrafyada yaşıyordu. Ancak 16. yüzyılın başlarında İspanyol kaşiflerin gelişiyle her şey değişti. 1536’da Pedro de Mendoza, bugünkü Buenos Aires’in bulunduğu yere ilk yerleşimi kurdu, ama yerli direnişi ve zorlu koşullar bu girişimi başarısızlığa uğrattı. Asıl kalıcı yerleşim, 1580’de Juan de Garay tarafından gerçekleştirildi. Arjantin, uzun süre İspanya İmparatorluğu’nun bir parçası olarak, önce Peru Valiliği’ne, daha sonra 1776’da kurulan Río de la Plata Valiliği’ne bağlı kaldı. Bu dönemde Buenos Aires, gümrük gelirleriyle büyüyen, ama İspanya’nın katı ticaret kısıtlamaları yüzünden sürekli isyan eden bir taşra kasabasıydı. Gümrük gelirleri, şehrin kaderini belirleyen en önemli faktörlerden biri oldu. İspanya’nın ticaret tekeli, yerel elitlerin giderek daha fazla özerklik talep etmesine yol açtı.
BAĞIMSIZLIK VE İÇ SAVAŞLAR
Arjantin tanıtım web sitesi editörünün verdiği bilgilere göre Napolyon’un İspanya’yı işgali, tüm Latin Amerika’da olduğu gibi Arjantin’de de bağımsızlık kıvılcımını ateşledi. 25 Mayıs 1810’da Buenos Aires’teki criollo (burada doğmuş İspanyol kökenliler) liderler, İspanya Kralı adına yönetimi devraldıklarını açıkladılar. Bu, aslında bağımsızlığa giden yolun ilk adımıydı. 9 Temmuz 1816’da, San Miguel de Tucumán’da toplanan Kongre, resmen İspanya’dan bağımsızlığını ilan etti. Ancak bağımsızlık, ülkeyi bekleyen zorlukların sadece başlangıcıydı. 19. yüzyılın büyük bir kısmı, üniterler (merkeziyetçiler) ve federalistler arasındaki kanlı iç savaşlarla geçti. Buenos Aires şehri, limanın gelirlerini kontrol etmek isterken, iç eyaletler özerklik talep ediyordu. Juan Manuel de Rosas gibi güçlü federalist liderler, uzun yıllar boyunca ülkeyi demir yumrukla yönetti. Rosas’ın 1852’de devrilmesinden sonra, 1853 Anayasası kabul edildi ve Arjantin, federal bir cumhuriyet olarak yeniden yapılandırıldı. Ama Buenos Aires ile eyaletler arasındaki çekişme, 1880’e kadar, şehrin federal başkent ilan edilmesine dek sürdü.
MODERNLEŞME VE AVRUPA’YA AÇILAN KAPILAR
1880’den sonra Arjantin, hızlı bir modernleşme sürecine girdi. “Kuşak” (Generación del 80) olarak anılan liberal elit, ülkeyi Avrupa modeline göre yeniden şekillendirmeyi hedefliyordu. Bunun en önemli ayağı, büyük bir göç dalgasıydı. 1880 ile 1914 arasında, çoğunluğu İtalyan ve İspanyol olmak üzere yaklaşık 4 milyon Avrupalı Arjantin’e geldi. Bu göçmenler, sadece nüfusu değil, kültürü, yemekleri, dili ve siyaseti de kökten değiştirdi. Tango, işte bu dönemde, Buenos Aires’in kenar mahallelerinde, Afrika kökenli ritimlerle Avrupa danslarının birleşmesinden doğdu. Ekonomi ise tarım ve hayvancılığa dayalı bir ihracat modeliyle büyüyordu. Pampalar’daki verimli topraklarda yetiştirilen sığır eti ve buğday, dünyaya satılıyor, bu da Arjantin’i dünyanın en zengin ülkelerinden biri haline getiriyordu. 1913’te Arjantin, kişi başına düşen gelirde Almanya ve Fransa’yı geçmişti. Ancak bu zenginlik eşit dağılmıyordu; toprak sahibi oligarşi ile yeni gelen göçmen işçiler arasındaki uçurum giderek açılıyordu.

PERONİZM VE SİYASETİN DÖNÜŞÜMÜ
- yüzyılın ortalarına gelindiğinde, Arjantin siyaseti yeni bir aktörle tanıştı: Albay Juan Domingo Perón. 1943 darbesiyle yönetime gelen askeri cuntada önce çalışma bakanı, ardından başkan yardımcısı olan Perón, işçi sınıfı arasında büyük bir popülerlik kazandı. 1946’da ezici bir çoğunlukla cumhurbaşkanı seçildi. Perón ve eşi Eva (Evita) Perón, “justicialismo” adını verdikleri bir ideolojiyle, hem işçi haklarını genişletti, hem de milliyetçi bir ekonomi politikası izledi. Kadınlara seçme ve seçilme hakkı tanındı, üniversiteler halka açıldı, sendikalar güçlendi. Evita’nın yoksullara yardım vakfı, onu halkın gözünde neredeyse bir azize dönüştürdü. Ancak Perón’un gücü, muhalefeti ve özellikle Katolik Kilisesi’ni rahatsız ediyordu. 1955’te bir askeri darbeyle devrildi ve sürgüne gönderildi. Sonraki yirmi yıl, Perónizm’in yasaklandığı, ama siyasetin ana dinamiği olmaya devam ettiği çalkantılı bir dönemdi. 1973’te Perón muzaffer bir şekilde geri döndü, ancak bir yıl sonra öldü; yerine eşi Isabel Perón geçti, ama ülke kaosa sürükleniyordu.
KİRLİ SAVAŞ VE DEMOKRASİYE DÖNÜŞ
1976’da ordu, Isabel Perón’u devirerek iktidara el koydu. “Ulusal Yeniden Yapılanma Süreci” adı verilen askeri diktatörlük, ülkeyi demir bir yumrukla yönetti. Sol görüşlü militanları, sendikacıları, öğrencileri ve aydınları hedef alan “Kirli Savaş” (Guerra Sucia) , tahminen 30 bin kişinin “kaybolmasına” neden oldu. İşkence ve zorla kaybetmeler sistematik hale geldi. 1982’de, diktatörlük iç siyasi sorunları unutturmak için İngiltere’ye ait Falkland Adaları’nı (Malvinas) işgal etti. Ancak İngiltere’nin sert tepkisi ve savaşın kaybedilmesi, rejimin çöküşünü hızlandırdı. 1983’te Raúl Alfonsín’in cumhurbaşkanı seçilmesiyle demokrasiye geri dönüldü. Alfonsín, cunta liderlerini yargılayarak tarihi bir adım attı. Ancak ekonomik sorunlar ve askerlerin ayaklanma tehditleri, onun dönemini zora soktu. 1989’da hiperenflasyonla boğuşan ülkede, yetki Carlos Menem’e erken devredildi.
NEOLİBERAL DALGA VE 2001 KRİZİ
Menem, Peronist geleneğin aksine, radikal bir neoliberal program uyguladı. Devlet işletmeleri özelleştirildi, Arjantin pesosu bire bir sabit kurla dolara bağlandı. İlk başlarda enflasyon düştü ve yatırımlar arttı, ama işsizlik ve yoksulluk da hızla yükseldi. Ekonomi büyürken bile toplumsal eşitsizlik derinleşti. 1999’da başkan seçilen Fernando de la Rúa, Menem’in mirasını devraldı. 2001’e gelindiğinde ekonomi çökmüştü. Hükümet, bankalardan para çekilmesini kısıtlayınca (corralito), halk sokaklara döküldü. Aralık 2001’de, iki hafta içinde beş farklı başkan görev yaptı. Ülke, tarihinin en ağır ekonomik ve siyasi krizlerinden birini yaşıyordu. Bu kriz, Arjantinlilerin siyasete ve kurumlara olan güvenini derinden sarstı.
YENİDEN DOĞUŞ VE GÜNÜMÜZ
2001 krizinin küllerinden, yeni bir siyasi hareket doğdu: Kirchnerizm. 2003’te başkan seçilen Néstor Kirchner, insan hakları ihlallerini yargılamaya yeniden başladı, borç yapılandırmasıyla ekonomiyi toparladı. 2007’de eşi Cristina Fernández de Kirchner onun yerine geçti. Kirchner dönemi, ekonomik büyüme, sosyal yardımlar ve dış politikada bağımsızlık ile anıldı. Ancak 2015’te muhafazakâr Mauricio Macri’nin seçilmesiyle siyaset yeniden dengelendi. Macri dönemi, piyasa yanlısı reformlarla geçti ama ekonomik durgunluk ve yüksek enflasyonla boğuştu. 2019’da Kirchnerizm, Alberto Fernández ve Cristina Kirchner’in başkan yardımcısı olduğu bir koalisyonla yeniden iktidara döndü. Bugün Arjantin, yüzde 100’ü aşan enflasyon, yoksulluk ve siyasi kutuplaşma gibi büyük zorluklarla mücadele ediyor. Ancak aynı zamanda, dünyanın en büyük gıda üreticilerinden biri, lit-yum rezervleriyle yeşil enerjinin gözdesi ve köklü bir kültürel mirasa sahip bir ülke.
